13 Ekim 2016 Perşembe

Şiir Bizim Neyimiz Oldu Biz Şiirin Neyi Olduk - Eyüp Aktuğ

(Karanfil Fanzin'in 21. sayısında yayınlanmıştır.)

Şiir, insanın varlık muhasebesine, aslî gayesini arayışına, mücerred olana - mutlak olana uzanışına, nefsin talim ve terbiyesine, hâsılı ruhun ve o ruh etrafında halkalanan her şeyin olmak ve bulmak keyfiyetine ev sahipliği yapan, dilin biricik  şubesidir. Doğu’nun Batı’ya karşı teçhizatlanmasında da, taarruzunda da, müdafaasında da, ilk hamlemiz şiir ile olmuştur. Şiir, namütenahiye ulaşma gayretimizin başında ve sonunda ruh iklimimizde remzlenmiş, ferdîlikten kendisini kurtarmış ve Agora’ya intikal etmiştir. Buradan hareketle şair ismini verdiğimiz cins beyin, talihi itibariyle vücudunun her noktasıyla olmuşu, olanı ve olacak olanı nabzında duyan ve kalbiyle yoğurandır.
Şâir hakikat ile temâs halinde olmalıdır. Bu yüzden şair, yirmi dört saatlik fani zaman kadrosunun açıkgözlülüğünü yapamaz. Başkaldırının şiirini yazmak yerine şiiriyle başkaldırmayı tercih eder. Cemiyetinin inhitatına karşı duran ve direnen odur. Fuzulî, Şikâyetnâme’sini yazarken cemiyetini şiiriyle ikaz etmeyi, imar etmeyi, inşa etmeyi düşlemiştir.

HANGİ ŞİİR

Evet, sorulması lazım gelen soru budur. Eşya ve hadiselerin, plastik dünyanın dışına çıkıp, aşkın olanı tutmak arzusunda olan ve insanı insana ikame eden şiir… İşte hangi şiir sorusunun cevabı. İslam her şeyi çerçevelediği gibi şiirimizi de çerçevelemiştir. İslam dairesi içinde bulunan her ferd dil ile ikrar ettiğini kalp ile tasdik etmek borcundadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, memur ve mecbur olduğumuz biricik vazifedir. Şiirimizin de öncelediği bu rızadır. Öyle ki Türk’ün ruh kökünü röntgen camına tutup tahlile kalkıştığımızda görüp, görebileceğimiz yegane hakikat İslam’dır.

Biraz evvel ifade ettiğim gibi şiirimiz imar etmekle, inşa etmekle vazifelidir. Türk şiiri Sinan gibi bir mimar, Ebussuud Efendi gibi bir Şeyh’ül İslam, Barbaros gibi bir Amiral, Itrî gibi bir bestekâr yetiştirmiştir. Mimaride, musikide, ilimde, siyasette kuru bir akılla hareket edilmemiştir. Medeniyetimizin inkişafı şairin talip olduğu mesuliyetin ağırlığınca mümkün olmuştur.
Cemiyetinin bir prototipi halinde karşımızda duran şâir, konformist bir hayatın karşısındadır. Şiirin şairden beklentisi de budur. Şiirin hususiyetleri üzerinde duracak olursam, bana göre şiir bir durgunluk, bir reaksiyon hali değildir. Şiir başlı başına bir coşkunluk, bir aksiyon halidir. Kays Leyla’ya hissiyatını dile getirirken de, Mehmetçik kâfirin üzerine “Allah Allah” diyerek hücum ederken de aynı coşkunluk ve aksiyon hali yaşanır.

Doğu’nun şiiri din ile irtibat halindedir. Şiiri zenginleştiren de, ona değer katan da bu irtibattır. Fakat İslam şiir için bir malzeme, bir meta yapılmamalıdır. Batı şiirinde bunun net örnekleri görülmektedir. Batı’da din sanat için bir malzeme haline getirilmiş, din bu sanata feda edilmiştir.
Şiirimizin kadim tarihini mikroskobik bir tetkike imkanım olmadığı için umumi bir manzara çizmeye çalıştım. Şiir bizim neyimiz olur sorusu, bu noktaya kadar cevabını buldu. Peki biz şiirin neyi olduk?

HANGİ BİZ

2016 Haziran’ında “Şiirin Aradığı Şâirin Bulamadığı” başlıklı yazımda şiir ve lisan bahsi üzerinde durmuş, lisândaki kaybımızın Türk şiiri üzerindeki inhitatına dikkat çekmeye gayret etmiştim.

“Bugüne dönelim. Türk şiirinin ve şairinin milenyum çıkmazına. İtiraf ve ilan edelim, lisanımız ve şiirimiz bir cinnet hali yaşamaktadır, komadayız, bağlı bulunduğumuz solunum cihazının adı İkinci Yeni. Bir yanımız batının kültür ihracında kuyruğa girmiş beklerken, diğer tarafımız batıya sövmek ile meşgul. Fakat acıdır ki batıya karşı bir antitez geliştirirken dahi kendi kavramlarımızı kullanamıyor, tutunduğumuz dal ve dayanak noktamız olarak olarak Avrupa'yı cebimizde taşıyoruz. Trajedimiz burada başlıyor işte. Çünkü insan kelimeler ile düşünür. Yani düşünce bir bakıma lisanın emri altındadır. Soru şu: Lisan kimin? Bu bağlamda en büyük bozgunu şiirde yaşamış durumdayız. İflası tecrübe ediyoruz, dersem yanlış bir yargıda bulunmuş olmam. Lisanımızdaki parıltının, gösterişin ve sanatın sönmesiyle şiirimiz makina çağına adım atmış oldu. Ruhsuz, özsüz, ne dediği belli olmayan, neye tekabül ettiği bilinmeyen, kelimeler yığını. Yön ve istikamet hissimizi de böylece yitirmiş olduk.”

Bağdat Kuşatması’nda harbin seyrini, neticesini, padişaha bir şiir yazarak bildiren kumandan ve kumandanına emrini şiire gizleyerek veren padişah… Bu misali vermemin sebebi, günümüzde şiirin neresindeyiz, sualine anlamlı bir cevap bulabilmek içindir. Biz diyoruz, fakat hangi biz? Bâki’nin, Fuzulî’nin, Nefî’nin, Yunus Emre’nin şiirindeki estetik, asırlar boyu kendisini koruması ve dünyadan korunması bir hikmete bağlıdır. Şair, şiirini cemiyetinin hizmetine sunuyorsa, şiiri de kendisi de bir şahsiyet, şeref kazanır. Büyük şair olmak bunu gerektirir. O çapa erememiş küçük şairler ise insanoğlunun ruh hallerini üzerinde durur, birbirini tekrar eden eserler ortaya koyar ve ilk gençlik heyecanlarının dışına çıkamazlar.

Bugün, mimârimizde, mûsikimizde, iktisatımızda, ilmî hareketliliğimizde ve beşerî hayatın bir çok noktasında durumumuz ortadadır. Estetik ve güzellik anlayışımız tüketmek üzerine kuruludur. Şiirimizdeki koma hali, musikimize ve mimarimize sirayet etmiş, beşeri ilişkilerimize kadar ilerlemiştir. Olan biten her şeyi bir teknik ile izaha kalkıyor ve insanı hakikat ile temassız bırakıyoruz. Kadim bir tarihe sahibiz ve o tarihe bakarak diyorum ki, şiir bizim her şeyimiz. Peki bugün biz şiirin neyi olduk? Saf şiirden, sağlam şiirden anladığımız nedir? Yeniden şiirimizi hakikat ile nasıl irtibatlandırabiliriz? Bütün bunları bir kafaya sahipsek düşünmemiz gerekir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder