16 Şubat 2016 Salı

Hudutlu Bir Akıldan Hudutsuz Bir Servete - Eyüp Aktuğ

(Karanfil Fanzin'in 18. sayısında yayınlanmıştır.)

Ayna, metal bir levhanın parlatılmasıyla yahut cam bir levhanın bir takım kimyevi maddeler kullanılarak sırlanmasıyla elde edilen ve karşısında duran her ne ise soğuk bir dille onu tarife kalkan, esrarlı bir delik. Tabiiliğin veya ruhi muvazene kaybının ilk basamağı… Yalnızlığın ve tecrit edilmişliğin, herkeste olanın fakat hiç kimsede mevcut olmayanın, zayıflığın, çirkinliğin, güzelliğin, zaferin ve yenilginin ikamet ettiği biricik adres, ayna…
 
Gayet parlak ve ışıldayan bir derinlikle, herkesten gizlediğimiz o mahremi, o yasak sırrı, alnımızda remzlendiren bu esrarlı alet, müthiş bir hokkabazlık marifetiyle kendini kendinden olmayandan gizlemeyi başarmıştır. Aynanın karşısına geçen herkes, evvela kendisine dikkat kesilir. Kendinden önce aynayı görmek, suratındaki çizgilere yaklaşmadan evvel aynaya yaklaşabilmek ve onu bu esrarlı hava içinde kucaklayabilmek tabii insanların bir meselesi değildir. Kanaatimce ayna, sanat ve estetik adına girişilen keşiflerin en büyüğüdür. Bunun içindir ki zıt kutuplar arasında bir köprü görevi gördüğü inancındayım. Bir aynanın ayna olabilmesi için maddenin tabiatı gereğince belli başlı şartların hasıl olması gerekir. Girizgâh yaparken de üzerinden geçtik; metal bir levhanın parlatılmış olması yahut cam bir levhanın bir takım kimyevi maddeler kullanılarak sırlanması. Bütün bunlar uygun sıra ile bir araya geldiğinde karşımızda duracak olan nesne, bize asli görevini ifa eder mi? Evet veya hayır. Fakat unuttuğumuz bir şey var. Aynanın asli görevinin eksiksiz yerine getirebilmesi için insanın çalışır vaziyette, sıhhatli bir göze ihtiyacı vardır. Bu da yeterli değil. Nasıl ki bir otomobilin hareket edebilmesi için petrole ihtiyacı varsa, aynanın da ışığa ihtiyacı vardır. Aksi halde sonsuz, som bir karanlıktan başka bir şey sunamaz bize.
Aynadaki bu cazibe merkezi ve pörsümeyen bu esrar, kuvvetini, varlığın malikiyet ve yokluğun mahrumiyet şubelerinden alır. Gücü ve zayıflığı, çirkinliği ve güzelliği, zaferi ve yenilgiyi, alnımızda heykelleştirebilen, sınırlı ve kısıtlı bir idrak melekesi ile namütenahi olana, mutlak varlığa yol alma istidadı sunan ayna; karşısında bulduğu güzelliği ve zaferi yeri geldiğinde yerle yeksan edebilme hünerine de sahiptir. Bu cümleleri agoraya dökebilecek ve meseleyi heykelleştirecek bir örnekle sunmak gerekirse şu misali verebiliriz. Selim erkek aklını yerinden oynatabilecek ve güzelliğini karşısında duranın genzine değdirip çekerek hazzın açlığını şahlandırabilecek bir kadın, aynanın karşısına geçtiği ve kendisine dikkat kesildiği zaman, ayna şunları fısıldayacaktır. “Bu dünyada olmuş olan ve olacak olan her şey bir vehimden ibaret, teninin parlaklığı dışında…” Ayna bu sözlerle, karşısındaki kadına bir zafer sunmuştur. Üstelik bu zaferi, bu güzelliği müthiş bir sahtekârlıkla ebedileştirme yoluna gitmiştir. Meseleyi heykelleştirme adına verdiğim bu misalin ikinci perdesinde ise zamanın yıkıcılığı aynaya tesir etmezken, aynanın karşısındaki kadını sararan kitap sayfaları gibi eskitmiştir. Yıllar önce, kadına fevkalade bir zafer sunan ayna, bu kez kadının suratındaki derinleşen çizgilerden müthiş bir mağlubiyet çıkarmıştır. Yıllar önce taçlandırarak kadına sunulan zaferin yerini yenilgi almıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın -bestekar Eyyubi Bekir Ağa’ya ithaf ederek- kaleme aldığı Mahur Beste isimli eserinde ayna mefhumuna karşı yaklaşımını iktibas etmek isterim. 
“Hakikat şu ki Behçet Bey, aynaları hem sever hem onlardan korkardı. Aydınlıkta her karşılaştıkları şeyi güler yüzle içlerine alan bu sevimli mevcutların bazen o kadar haşin ve sert bir şekilde kendi kendilerine kapanışları, sizi acayip bir sükut içinde sarıp mumyalayışları vardı ki…”
- Ahmet Hamdi Tanpınar
Ayna içinden çıkamadığımız hazların, arzuların ve görünür-görünmez isteklerimizin de kümelendiği bir çemberdir. Fakat hiçbir zaman karşısındakine bir teselli sunmaz. Onun görevi, kendini gizleyerek kendinden olmayanı mütemadiyen sürecek bir yanılsamanın içine çekmektir. Hudutlu bir akıl ile hudutsuz bir servete malik olmak isteyen insan, aklını aynanın karşısında terk edip, bütün varlık şubelerinden feragat ederek, zaferden de yenilgiden de, güzellikten de çirkinlikten de soyutlanmış bir vaziyette aynanın karşısına geçtiği ve ben kimim diye sorduğu zaman duyacağı yanıt namütenahi bir sükût olacaktır. O sükûtun içerisinde saklı bulunan öz varlığının senfonisine erişebilirse, o mutlak sessizliğin helezonları arasında kıvrılarak aynanın arkasına geçebilirse, varlığın o keskin uçurumundan ummana açılan yolu keşfetmiş olur. Bütün mesele aynadan bir ayna daha çıkarabilmek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder